|
Yıl 1947... Haziran ayı...
Sultanahmet’te Birinci Ticaret Lisesi’ndeyiz.
Okul müdürü Adil Erdener, her ders yılı sonunda
öğretmenlerin doldurup, müdürleri vasıtasıyla
Bakanlığa yolladıkları “Talim Sicili”nin İhsan
Yener’e ait olanını elinde sallaya sallaya
koridorun başındaki sahibine yaklaşıyor.
Tecrübeli idareci edası ve canlı gülüşü ile:
- Dik kafalı çocuk! Yine neler yazmışsın?..
Bunu yırt at, yenisini akıllı uslu yaz!.. Bu
Bakanlığa gitmez.
- Neden?
- Böyle zehir gibi yazılır mı? Okusana,
(Öğretmenin doldurduğu sayfaların sonuncusunu
alıp uzatıyor:
“.....
Daktilografide: Kısa bir zamanda daktiloda
yüz kelimeye kadar süratli yazabilen öğrenciler
yetiştirdim. Fakat daima piyasada rezil
olmaktayım. Çünkü öğrencilerim bu sürati elde
edebilmek için klâvyeye bakmadan (ezbere)
yazmaktadırlar. Sadece ezberlediği klavyede bir
daktilografın bu süratlere erişebileceğini,
değişik klavyelerde hiç yazamayacağını idrak
edemeyen iş adamları, müdür ve şefler piyasada
pek çoktur. Bunlar öğrencilerimi istihdam
etmeden evvel kendi anlayışlarına göre, imtihan
etmektedirler. Belki 180 çeşit klavye arasında
öğrencim % 99 ihtimalle öğrenmediği bir klavye
ile karşılaşmakta ve yazamamaktadır. Bu durum
karşısında imtihan eden:
- Demek sizin yaptığınız müsabakalar da
uydurma, “Ben bu klavyede yazamam” ne demekmiş.
Daktiloyu öğrenmek demek, her makineyi
kullanmayı öğrenmek demektir” şeklinde
konuşmakta ve standart klavye anlayışından
bihaber önce öğrencimi, sonra beni rezil
etmektedir. Aslında bu rezalet bize değil,
Bakanlığımıza aittir. Çünkü benden önceki
meslektaşlarımın senelerce haykırdığı gibi ben
de tekrar edeyim:
Türkiye’de standart bir milli klavye kabul ve
tatbik edilmedikçe, piyasada 180 çeşit klavye
revaçta bulundukça, daktilografi öğretiminden
hayır yoktur, olmaz... Öğrenenlerin % 99’u ziyan
olup gitmeye mahkumdur.
Stenografide: Devlet stenosu veya komisyon
stenosu isimleri verilen ve okutmağa mecbur
olduğumuz stenografi kuralları acizdir. Sadece
bu kurallarla yetinilirse birçok kelimeler
yazılamaz. Öğrenilmesi zordur. Esaslı şekilde
islah edilmedikçe veya atılıp bambaşka esaslarla
yenisi yapılmadıkça bu stenografiyi okutmak,
öğrencinin, hocanın ve programların saatlerini
israf etmekten başka bir şey değildir...”
Adil Bey konuşmasına devamla:
- Daha 6-7 aylık öğretmensin. Stajyerliğin
öğretmenler kurulunda henüz kabul edildi. Karar
daha Bakanlığa bile gitmedi. Tertiplediğin
Birinci Türkiye Daktilografi Şampiyonası ve
yetiştirdiğin öğrencilerle alakalı takdirini
kazandın. Talim Sicilinin ve Bakanlığa gidecek
yazıların nasıl olması icap ettiğini de öğren...
diyor.
Psikoloji kurallarına bağımlı ve samimiyeti
ile Talim Sicili’ni İhsan Yener’in eline
sıkıştırıp (usule uygun) bir nüsha yazdırtmaya
ikna ediyor.
İhsan Yener bundan sonra daha birçok kereler
bu eda ile yazılar yazmış, Adil Bey’den geçenler
düzelmiş, geçmeyenler yüzünden başına birçok
belalar gelmiştir.
Bay İhsan Yener
Birinci Ticaret Lisesi Steno-Daktilo
Öğretmeni
Sultanahmet Şehir
Mesleki bir mesele üzerine görüşmek üzere
teşrifiniz beni çok memnun edecektir.
Saygılarımla.
Linguafon Enstitüsü Sahibi
Vitali Bilen
Yıl 1950...
Acaba görüşülecek mesleki konu hangi mesleğe
ait? Daktilografi mi? Muhasebe mi? Gelir
Vergisinin ilk tatbiki senesi olduğuna göre
acaba bir muhasebeci mi lazım? Yoksa Vergi
müşaviri mi?
Linguafon Enstitüsü sahibi aynı zamanda bir
reklam (tabiri caizse) hastası... Acaba bu
konuda bir mesele mi var? Öyle ya, mektubun
muhatabı aynı zamanda Ticaret Lisesindeki
Neşriyat dersinde Reklamın felsefesini
yapıyor...
İşler de pek çok... Ders yılı başı...
Sınavlar bitip neticeleri alelacele alınmış
hemen ertesi gün mektepler açılmış. Kayıtlar
daha bitmemiş. İlk sınıflara talep fazla...
Sınıflar kalabalık... Bir yandan Müdür
Yardımcılığı bir yandan Daktilografi
öğretmenliği... 60-70 kişilik sınıflarda 40 yazı
makinesi ile Daktilografi dersi nasıl yapılacak?
Zaten ders haftada 1 saat...
Her sene açılan “Daktilografi Uzmanlık Kursu”
bu sene de açılıyor. Yüzlerce talip arasından
seçilen 40 kişi ile çalışmalar başlıyor. İşin
düzen ve intizamını temin etmek hep ilk
günlerin davası...
Bu uğraş arasında 1-2 hafta zarfında davete
kabul fırsatı yaratılıyor.
- İsminizi ve adresinizi bana Asri Daktilo
Dersevi’nin sahibi Pepo verdi. Daktilo
meselelerinde her soracağımla sizden cevap
alabilirmişim.
- Bildiğim kadar evet...
- Şu yazı makinesinin Türkiye mümessiliyim.
Yeni aldım bu işi... 6 aydan beri ilanlarına da
başladım. Gazetelerde her gün (Rooy) çıkıyor. Ne
olduğunu henüz kimse bilmiyor. Yavaş yavaş ne
olduğu anlaşılacak.
Reklamda başarılı olmak için bir şart da
malın iyi ve kötü taraflarını, yani kalitesini
tamamen, bütün ayrıntılarıyla bilmektir.
Şimdi sizden ricam: Bana bu makine hakkında
bir rapor hazırlamanızdır. Mümkün mü?
- Mümkün.
- 4 santim kalınlığı olan kitap gibi, her
çantaya sığabilen bu ince ve hafif (portatif)
makinenin şu (İdeal) ayarında olmadığını
biliyorum. Fakat iyi ve kötü her şeyini de
bilmek istiyorum. Sonra, bu malı satarken
yanında, alanın kendi kendine öğrenebileceği bir
broşür de vermek istiyorum. Bunu da
hazırlamanızı rica etsem.
- Olur. Fakat bir klavye meselesi var.
- Bu makinenin klavyesi şu...
- Evet, görüyorum. Diğer birçok makinelerin
klavyelerinden farklı. Onlarda olduğu gibi bunda
da öğrenen bir başka makinede yazamayacak.
- Neden?
- Çünkü on parmakla yazan, bir klavyeyi
ezbere bilir ve bakmadan yazar. Her klavyeyi
ezbere bilmesine imkan olmadığından
ezberlemediği klavyeye geçince bakmadan yazamaz
ve bu takdirde on parmakla yazmanın kıymeti
kalmaz..
- Bu belki benim için bir bakıma iyi gibi
görünüyor ama esas itibarıyla kötü bir şey. Peki
bunun çaresi?
- Standart bir Milli Klavye..
Bunu önce Maarif Vekaletine kabul
ettirebilirsek, başka memleketlerde olduğu gibi
bizde de tek klavye olursa daktilograf nereye
giderse gitsin aynı klavyeyi bulur ve metodu ile
yazabilir. Hem şahsi sıkıntı çekmez hem işlerin
verimi artar...
- Bu iş için bir çalışma ve teşebbüs var mı?
- Evet. Benden evvelki Daktilografi hocaları
ta 15 seneden beri bu dava için uğraştılar...
Ben de hoca olduğum günden beri teşebbüs eder
dururum. Nihayet 1947’de Avni Başman’ın
Vekilliği zamanında Türkçe ve Daktilografi
hocalarına bu iş için bir yazı geldi.. Yeniden
bir Standart klavye tertibi isteniyordu.
İstanbul'da Dakikada 70 kelimeden daha
süratli Daktilo yazabilen kimler varsa hepsini
bir araya topladık. Daktilografi ve Türkçe
öğretmenleri de aynı gruba katılıp birkaç
toplantı yaptık. Çok çetin münakaşalar sonunda
bir şekilde karara vardık ve bu şekli Vekalete
gönderdik. Gidiş o gidiş... Ne bir cevap geldi
ne karar. Esasen daha o yazımız gitmeden Vekil
değişmişti..
- Şimdi tekrar girip yeni Vekile işi
anlatsanız.. Görüyorsunuz rejim değişti.. Birçok
yenilikler hevesle ele alınıyor.. Belki bu işi
de ele alırlar. Hatta ben sizi bu iş için
arabamla Ankara’ya götürüp getiririm..
- Bu işte sizin ne menfaatiniz var?
- Biliyorsunuz ben reklamcıyım. Siz Ankara’da
kabul ettirebilirseniz ben hemen oradan
Fabrikaya telgraf çeker ve Milli Klavye ile ilk
partiyi herkesten evvel getirtirim. Kabul
ettiremezsek bile böyle bir memleket işine
hizmet etmiş olmanın manevi hazzı bana yeter.
Ben de bu memleketin evladıyım...
Hem zaten benim de Ankara’da görülecek bazı
işlerim var.. Bu ay içinde gidebiliriz. Ne
dersiniz?
- Ben öğretmenim. Mevzuata göre dersimi
bırakıp gitmek için bana kolay kolay izin
vermezler.
- Cumhuriyet Bayramı yakın. Gidiş gelişi
tatile denk getiririz. Orada kalacağınız 2-3
günü de mevzuata uydurmanın çaresi yok mu?
- Var.. Dersim olmayan günler var.. Senede 3
defa tezkere yazma hakkı diye bir şey de var. Bu
iş olabilir. Gidebiliriz.
- Mutabık mıyız?
- Mutabıkız.
-
- Merhabaaa... Hoş geldin İhsan Bey...
Hayrola?
- Hoşbuldum efendim. Klavye işi için geldim.
Ticaret Öğretim Şube Müdürlüğü’ne yeni tayin
edilmiş bulunan Raşit Bey “iyi ettin” derken,
aynı makamın eski müdürü Avni Bey “Ne lüzum
vardı” gibilerinden manalı gözlerle bakıyordu.
- Efendim, Ruhi Bey müsteşar beye bu hususta
bir mektup yazmıştı. Sabah gördüm. Klavye
meselesi hakkında anlattıklarımı dinledikten
sonra:
“- Öğleden sonra saat 4’de ben Teknik
Öğretimde olacağım, Raşit Bey ve Avni Bey’le
beraber gelin görüşelim” dedi. Mümkünse bu
husustaki dosyaları çıkartıp her şeyi
hazırlayalım...
- Çok iyi olur.
Diyen Raşit Bey hemen memurlara bu husustaki
evrakı çıkarmalarını söylüyor.
Dosya bulunduktan sonra (klavye) bahsinde
bugüne kadar yapılanlar tetkik ediliyor..
10 Mayıs 1943 tarihinde Ticaret Öğretim
Müdürü Abdullah Nuri Aker’in başkanlığındaki
komisyon:
“On parmak usulünde metodun icabı
sağlanabilmesi için hiç değilse okullarımızda
tek tip bir klavyenin temini göz önünde
bulundurulmak gerekir. Türkiye’ye şamil bir
klavyenin kabul edilmesine bugünkü iş hacmimize
göre kat’i zaruret görülmektedir. Böyle bir
klavye, rasyonel mesai temin edecek, zaman ve iş
kaybının önüne geçecektir” şeklinde bir rapor
vermiş.
1946’daki Maarif Şûrasının Ticaret Öğretim
Komisyonunda Süleyman Sergici tarafından klavye
hakkında verilen takrir ittifakla kabul edilerek
umumi heyetin de tasvibine mazhar olmuş.
29.12.1948 tarihinde Ankara-Adana-İstanbul ve
İzmir Ticaret Liselerinde kurulacak
komisyonların Standart klavye şekillerini tespit
etmesi maarif vekaleti tarafından
kararlaştırılarak bu emir 13.1.1949 tarihinde
vilayetlere gönderilmiş.
Bu 4 komisyon ayrı ayrı 4 esas şekil tespit
etmiş:
Adana Komisyonu: “Maliye Vekâleti
kırtasiye satın alma komisyonu” için 1928
senesinde tertiplenen klavyeyi esas itibariyle
kabul ederek, ufak tefek bazı tadilattan sonra
bu şeklin standart olmasını temenni etmiş.
İzmir Komisyonu: Türkçe öğretmeninin
4.000 kelime üzerinden hazırladığı “harflerin
kullanılma oranı istatistiği” ile yepyeni bir
klavye tertipleyerek en çok kullanılan harfi en
kuvvetli parmağın yazmasını temin etmiş;
İstanbul Komisyonu: Türkçede
kullanılan bütün kelimeler üzerinden hazırlanan
“harflerin kullanılma oranı istatistiğini”
evvela Türk Dil Kurumu’ndan istemiş. Sonra,
Türkçede kullanılan 29.934 kelimenin 183.596
harfini tasnif ederek en emniyetli istatistiği
temin etmiş;
Diğer taraftan hekimlerle işbirliği ederek,
el ve parmak röntgenlerini, kemik, sinir ve
adale hareketlerini inceleterek en kuvvetli, en
işlek, zayıf ve kuvvetsiz parmakları tespit
ettirmiş.
Bu suretle harflerin kullanılma oranları ile
el ve parmakların işleklik oranları arasında bir
ilişki kurarak tespit edilen klavyenin standart
olmasını istiyor.
4 ayrı klavye şekli ve raporları içeren
birçok sayfalık bu yazılar toplandıktan sonra
Ticaret Öğretim Müdürü Abdullah Aker, yardımcısı
Rıza Akbora’ya hitaben:
“Bu 4 şekli ve Raporları birleştirelim”
notunu yazmış...
Şimdi iş; bu dört şeklin birleştirilmesi...
Saat 4’de Teknik Öğretim dairesine gelen
müsteşara bu durum anlatılıyor. Müsteşar, Eski
Ticaret Öğretim Müdürü Avni Ayata’ya soruyor:
- Ankara’da bu işi derhal kararlaştırabilecek
yetkili kimseler var mı?
- Var efendim. Ticaret Lisesinde.
- Yarın bir toplantı yapıp bu işi
neticelendirelim.
- Peki efendim.
1 Kasım 1951
Ankara’da istasyon yanındaki Teknik Öğretim
Genel Müdürlüğü binasının Ticaret Öğretim Şube
Müdürlüğü Odası. Bir koltuğa ilişmiş elindeki
dosyaları merakla inceleyen bir yabancıdan başka
kimse yok bu odada henüz. Saat 14’e doğru bir
yabancı daha geliyor. Tanışmadıkları için o da
diğer bir koltuğa oturuyor. Konuşmuyorlar...
Biraz sonra gelen bir üçüncü, bir dördüncü kimse
ikinci gelenle aralarında konuşuyorlar:
- Bizi niçin topladılar yahu?
- Klavye işi için.
- Benim saat 3’te mahkemem var fazla kalamam.
Kesin kesin Allah aşkına.
- Benim de işim var. Vaktiyle bir klavye
yapmıştık ya şimdi ne istiyorlar?
- Adana'dan filan gelen klavye teklifleri
farklı imiş. Birleştirilmesini istiyorlar.
- Bu hususa konuşmağa lüzum bile yok.
Vaktiyle yaptığımızı kabul edelim bitsin
gitsin...
* * *
Biraz sonra Avni Ayata’nın başkanlığında
toplanan komisyonda:
Adana ve İzmir klavye teklifleri, raporları
okundu ve şekiller incelenerek geçildi.
Ankara ve İstanbul tekliflerinde aynı
zihniyetle (en çok kullanılan harfi en işlek
parmağa vermek) hareket edildiği fakat
Ankara’nın 4.000, İstanbul’un 29.434 kelimeden
elde edilmiş istatistikleri esas almaları
yüzünden yapılmış ama bizimki daha iyi..
- Niçin?
- O kadar çok kelime saymaya ne lüzum var?
4.000 kelime kafi...
- Türkçedeki bütün kelimelerden yapılmış bir
istatistik, 4.000 kelimelik bir sondajdan daha
doğru netice vermez mi?
- Türkçedeki bütün kelimeler her zaman
kullanılmıyor ki? Halk konuşma dilinde 1.000
kelime bile konuşmuyor.
- Daktiloda çoğunlukla yazılacak olan
kelimeler halk dilinden midir?
- Hayır... Ticaret dili.
- Bizde yerleşmiş bir ticaret dili henüz yok
ki...
- İktisat dilini esas alabiliriz...
- Niçin hukuk dilini almayalım?
- Edebiyat da lazım. Yazarlar romanlarını hep
kalemle mi yazacaklar?
- Resmi daireler bugün için memleketimizde
kullanılan yazı makinelerinin çoğuna hakimdir.
Resmi dili esas almak lazım.
- Bütün konuşulanları bir araya toplarsak:
Yazı makinesinin her yerde kullanıldığı, bu
yüzden Türkçedeki her mesleği kolayca
yazabilecek bir klavye tertibine imkân verecek
olan istatistiği esas almamız gerektiği ortaya
çıkıyor.
- Ankara’nın istatistiği bunu temin eder?
- 4.000 kelimelik istatistik mi?
- Hatırladığıma göre bu 4.000 kelime ayrı
ayrı 3-4 metinden seçilmişti, içinde edebiyat,
hukuk ve iktisadi bahisler vardı..
- Her konuyu içerecek olan Türkçedeki bütün
kelimelerin (İstanbul’un) istatistiği daha
isabetli değil mi?
- Türkçede imla kılavuzunun tespit ettiği
29.934 kelimenin hepsi, bugün için kullanılan
kelimeler değil ki.. İçinde unutulmuş, eskimiş
kelimeler de var, anlaşılmadığı için henüz
kullanılmayan yeni kelimeler de var. Türkçe
temiz bir Türkçe değil ki. İmla Kılavuzunda
Arapça da var, Farsça da var, Yunancadan,
Latinceden gelmiş kelimeler de var.. Yeni
Türkçe, eski Türkçe, orta Türkçe diye bir sürü
uydurmalar bile var. Bunların tamamını esas
almak doğru mu?
- Büyük adetler kanuna göre doğru...
* * *
2 Kasım 1951
Dün İstatistik tartışmalarıyla başlayan
toplantı, Ticaret Öğretim Şube Müdürlüğünün
bitişiğindeki toplantı odasında devam ediyor...
İstatistik bahsinde kesin karara
varılamayınca şekiller üzerinde tartışma
başladı...
- (A) harfinin yeri orta sırada olmalı?
- Yukarı sırada daha kolay yazılmaz mı acaba?
- Nasıl olur?
- Yukarı sıra, yukarıdan aşağıya doğru olan
vuruşlar için daha müsaittir.
- Tecrübe edelim...
Esasen makineler ortada duruyor...
İnanmayanlar hemen yazıp tecrübe ediyorlar.
- Bak (E) harfinin yeri güzel işte...
- (K) da iyi yerde.
- (M) nin yeri olmadı...
- Galiba İstanbul’un istatistiği daha iyi...
- Acaba öğrenciler bu vazifenin önemini,
ciddiyetini anlamış mıydılar?
* * *
3 Kasım 1951 sabah..
Dün akşam sonuna yaklaşan tartışmaların
neticesi bugün öğleden sonra alınacak.. Sabah
bazı öğretmenlerin dersleri olduğu için
toplanılmıyor...
Bu fırsattan istifade ile, İhsan Yener daha
evvel (1951 senesi Nisanında) daktilo ile resim
yapma sanatının korunması ve tanıtılması için
tanıştığı, o zamanın Maarif Vekili Tevfik
İleri’yi ziyaret edip yine o zaman anlattığı
klavye davasının ele alınmasını rica etmeyi
faydalı buluyor...
Sarkmış gözlüklerin üstünden zeki gözleriyle
bakan vekil:
- Daktilo ile Resim... İhsan Yener sizdiniz
değil mi?
- Evet efendim..
- Nasıl. Yine öğrencileriniz güzel resimler
yapıyorlar mı?
- Yapıyorlar efendim?
- Bir de klavye davanız vardı.. O ne oldu?
- Bu sefer bu iş için geldim efendim..
Komisyonumuz 3 gündür çalışıyor. Bugün bir
neticeye varabilirsek neticeyi makamınıza arz
edecekler.
- Çok iyi, benim yapabileceğim nedir?
- Size getirilecek kararın bir an evvel
tatbikini temin ederseniz memlekete çok büyük
iyilikler yapmış olacaksınız efendim.
- Derhal.. Hiç vakit kaybetmeden.. Bu benim
vazifem.. Hiç merak etmeyin...
- Sağolun efendim. Çok teşekkür ederim...
* * *
3 Kasım 1951 öğleden sonra...
Çoğu kesin karara bağlanamayan iki günlük
tartışmalardan sonra çoğunluk kararı ile yeni
klavye şekli meydana çıktı.
İstanbul Komisyonunu temsil eden İhsan Yener:
- 3 günden beri devam eden bu tartışmalar ilk
değil. İkinci değil.. Üçüncü değil... Daha önce
de bu husustaki tartışmalar o kadar çok oldu ki
ben artık A veya Z harfinin yerini bir tarafa
bırakıyorum. Benim için şimdi mühim olan: “şekil
ne olursa olsun fakat Türkiye’nin her yerinde
aynı olsun.. Standart olsun” meselesidir. Bir
Amerikalı, Amerika’nın neresine giderse gitsin
hep aynı klavyeyi buluyor, bir Fransız
Fransa'nın her yerinde, bir Alman Almanya’nın
her yerinde öğrendiği klavyeyi bulursan bir Türk
bu imkândan mahrum. Bu yüzden kaybettiğimiz
emeklerin, israf ettiğimiz iş saatlerinin haddi
hesabı yok. Biz buna mani olalım. Yapacağımız iş
bugünkü daktilograflar için değil, istikbal
için. Tek klavye olsun da ekseriyetin istediği
şekil olsun..
Avni Ayata işi ele alıyor:
- Yapılacak iş ufak tefek değil, oyuncak
değil, memleket çapında; nesiller boyunca hakim
olacak bir iştir. Bugünkü Demokrasi anlayışında
bizim burada kendi kendimize böyle bir karar
vermeye hakkımız var mıdır bilmiyorum. Kabul
edilecek Milli Klavyeyi Türkiye’de Daktilo yazan
herkes ileride kabule mecbur kalacaktır. Kanunen
mecbur edemesek bile milli klavye yayıldıkça
bundan başkasını bulamayacağından kullanmaya
mecbur kalacaktır. Adil bir karar vermek
istiyorsak bu kararı vermeden evvel, bu kararla
müstakbel bir mecburiyetine girecek olan
herkesin fikrini, düşüncesini almalıyız..
- Her daktilo yazana mı soracağız? Bu mümkün
mü?
- Hiç olmazsa temsilen sorabiliriz. Mesela
bütün vekaletlerin, Bankaların, İktisadi Devlet
Teşekküllerinin düşüncelerini almalıyız?
- Bunu yapmak demek bu işi senelerce uzatmak
demektir. Yazılması, sorulması, onların cevap
yazmaları. Aylarca bitmez.
- Çok acele cevap verilmesini isteriz.
- İşler sürüncemede kalacak. Yazık olacak.
- Kalmaz...
- Bu işin tekniğini bilmeyene sorulur mu?
- Demokrasi budur...
* * *
İhsan Yener kendisini arabasıyla Ankara’ya
getiren, bir haftadır Ankara’da misafir eden
Vitali Bilen’e bu neticeyi büyük bir kederle
anlattı.
Ertesi sabah emekli Citroen, İstanbul yolunu
tutmuştu.
İhsan Yener düşünüyordu:
- On parmakla daktilo yazma usulünü
bilmeyenler için (A) harfi nerede olursa olsun
fark etmediği halde bunlar en ufak bir
değişikliğe razı olurlar mı? Alışkanlık denen o
muazzam şey sigara içmek bahsinde bile bütün
insanları esir ettiğine göre hangi daktilograf
alıştığı şekli değiştirmek ister? İşin gereğini
anlamış olan metotlu yazanlar Türkiye'de kaç
kişidir?
Bunlar için bile değişik bir klavyeye razı
olmak başlangıçta büyük bir fedakârlık değil
midir?
Acaba Atatürk harf inkılabına karar vermeden
evvel (A) harfi böyle mi olsun, (E) şeklinde mi
olsun diye dağdan indireceği bir yabana veya
Arap harflerine alışmış bir katibe sorsaydı bu
inkılabı yapabilir miydi?
|